Archive

Archive for the ‘Hikayeler’ Category

Everybody, Somebody, Anybody, And Nobody

February 11th, 2010 Shibumi No comments

This is a little story about four people named Everybody, Somebody, Anybody, and Nobody.

There was an important job to be done and Everybody was sure that Somebody would do it.

Anybody could have done it, but Nobody did it.

Somebody got angry about that because it was Everybody’s job.

Everybody thought that Anybody could do it, but Nobody realized that Everybody wouldn’t do it.

It ended up that Everybody blamed Somebody when Nobody did what Anybody could have done.

Categories: Hikayeler Tags: , , ,

Anne Kalbi

October 21st, 2009 Shibumi No comments

Delikanklı, katı yürekli bir kızı sevmiş ve onunla evlenmek istemişti. Ancak kız, bunun için korkunç bir şart ileri sürerek:

Senin sevgini ölçmek istiyorum, dedi. Bunun içinde, köpeğime yedirmek üzere, bana annenin kalbini getireceksin!.

Delikanlı tüyler ürperten bu teklif karşısında ne yapacağını şaşırmış ve günler boyu düşündükten sonra, hislerine mağlup olup annesini öldürmeye karar vermişti. Annesi, belki de durumu hissettiği için oğluna fazla direnmedi. Ve çocuk, onu öldürerek kalbini bir mendile koydu.

Delikanlı, kızın istediğini yerine getirmiş olmanın sevinciyle yolda koşarken, ayağı bir taşa takılıp düştü. Mendil içindeki kalp de bir yere fırlamıştı. Canının acısından, farkında olmadan “ah anacığım” diye bağırdığında, annesinin tozlara bulanan ve hâlâ soğumamış olan kalbindan bir ses yükseldi:

Canım yavrum, bir yerin acıdı mı?

(Alıntı: Hayatın İçinden – Cuneyd Suavi)

Categories: Hikayeler Tags:

Kahvenin Öyküsü

October 1st, 2009 Shibumi No comments

Kahvenin Öyküsü

Kahvenin Öyküsü

Batı ülkelerinde üç yüz yıllık olsa da, aslında kahve Arap Yarımadası’nda çok eski zamanlardan beri bilinmektedir. Kahvenin ilk ortaya çıkışı hakkında çeşitli söylenceler vardır. En iyi bilineni ise uyuklayan keçilerini gezdiren Kaldi adında bir çobanın hikayesidir:

“Çoban; keçilerinin bazı yemişleri yedikten sonra canlandığını farketmiş. Bunun üzerine Kaldi, bu yemişleri denemiş ve kendini dinç hissetmeye başlamış.” Uzun yıllar kahve çekirdekleri çiğnenerek veya kırılarak, yağla karıştırılıp yenmiştir. 13. yy’da muhtemelen şans eseri, kahve çekirdekleri yanınca, şu anda bildiğimiz kahve ortaya çıkmıştır.

Bunun ardından Mekke ve Medine’de yayılan kahve buradan da bütün dünyaya yayılmıştır.

Kahve adı, Arapça “gahwah”dan gelmektedir ve Türkçe’de kahve, Avrupa dillerinde de cafe, coffee, koffie olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Categories: Hikayeler Tags: , , , ,

Zekâtını vermeyenlere ibrettir Sâlebe’nin servet hırsı!

September 16th, 2009 Shibumi No comments

Medine halkından Sâlebe, cami kuşu denecek derecede sofu bir insandı. Tüm namazlarını camide kılar, tek başına kılmaya pek razı olmazdı. Ne var ki bir ara kafayı zengin olmaya taktı.

Mutlaka zengin olacaktı. Hayırlısı zengin olması mıydı değil miydi, hiç düşünmüyor, ille de köşeyi dönmeyi istiyordu. Bu yüzden tam üç defa Efendimiz (sas)’e müracaat ederek zengin olması için dua etmesini istemiş, hatta sonuncusunda da yemin ederek demişti ki: Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki; zengin olursam yoksullara fazlasıyla yardımda bulunacağım!.. Bu söz ve ısrar sebebiyle Efendimiz de istediği duayı yapmış,

- Sâlebe’ye istediği malı ver ya Rab! diye niyazda bulunmuştu. Bundan sonra koyun alan Sâlebe’nin sürüsü kısa zamanda öylesine çoğaldı ki; cami kuşu Sâlebe, artık vakit namazlarını bırak cumalara dahi camiye gelemiyor, çölde sürüsünün arkasında sürünüp gidiyordu. Efendimiz, zaman zaman Sâlebe’yi soruyor, ‘Çölde koyunlarının peşindedir. Onun için camide görünmüyor.’ dediklerinde,

- Yazık oldu Sâlebe’ye! diye hayıflanıyordu. İşte bu sıralarda Tevbe Sûresi’ndeki zekât âyeti nazil oldu.

Efendimiz, imkân sahibi zenginlere memurlar gönderdi. Zekâtlarını toplayıp hazineye getirecekler, oradan da ihtiyaç sahibi fakirlere dağıtılacaktı. Sâlebe’ye de uğrayan memurlar, onu çölde koyunlarının peşinde bularak yeni durumu anlattılar.

- Gelen ayetler, malı çok olanın kırkta birini zekât vermesi gerektiğini bildirdi. Senin de zekât vermen gerekiyor! deyince öfkelenen Sâlebe,

- “Bu sıcak çölde çalışıp kazanan benim, size ne oluyor ki, gelip benim malımın kırkta birini istiyorsunuz. Bu sizin istediğiniz haraçtan başka bir şey değildir.” diyerek, zekât memurlarını eli boş çevirdi. İşte Sâlebe’nin bu davranışından sonra gelen ayetlerde deniyordu ki:

- Münafıklardan bazıları da, mal mülk verip zengin ettiği takdirde fakir fukaraya yardım edeceklerine dair söz verirler, ne zaman ki Allah onlara istekleri malı verir zengin olurlar; o zaman Allah’a verdikleri sözü unuturlar, cimrilik edip yoksulun hakkını vermezler… (Tevbe Sûresi, âyet 76) Hülasat’ülbeyan’a bakılabilir.

Mealini arz ettiğim bu âyet-i kerime Sâlebe’nin münafıklar sınıfına kaydığını işaretliyordu. Bunu anlayan akrabası, gidip ona derhal malının sadaka ve zekâtını vermesini, yoksa gelen âyetle, münafıklardan biri olarak damgalanmış olacağı ikazında bulundu. Akrabasının bu zorlaması üzerine gelen Sâlebe, zekâtını vermek istediğini söylediyse de Resulullah (sas) üzüntülü bir eda ile,

- Senin zekâtını alamam artık Sâlebe. Allah (celle ve alâ) men etti!.. cevabıyla karşılaştı. Eskinin cami kuşu Sâlebe’si için bu, dehşetli bir sonuçtu. Resulullah (sas) âhireti teşrif ettikten sonra Hazreti Ebû Bekir’e müracaat eden Sâlebe, sırasıyla Hazreti Ömer ve Osman’a da müracaat ettiyse de hepsi de, “Resulullah’ın kabul etmediğini biz nasıl kabul edebiliriz?” şeklinde karşılık verdiler. Hazreti Osman zamanında son anlarını yaşadığı sıralarda Sâlebe’nin kulaklarında Resulullah’ın ilk ikâzları yankılanıyordu:

- “Sâlebe, şükrünü yaptığın az mal, şükrünü yapamayacağın çok maldan hayırlıdır!” Ama iş işten geçmişti artık. Sâlebe, zekâtını vermeyenlerin ibret alacağı kötü bir örnek vererek gidiyordu ahirete… Cami kuşu diye söylenen Sâlebe nerede, zekâtını vermekten imtina edecek kadar mal hırsına kapılmış olarak giden Sâlebe nerede. Demek ki insan, servetin de hayırlısını dilemeli, gereğini yerine getireceksem ver ya Rabbi demelidir.

Ahmet Şahin, Zaman

Categories: Hikayeler Tags: , , , , ,

Kahve ve Fincanı

June 11th, 2009 Shibumi 1 comment
Kahve ve Fincanı

Kahve ve Fincanı

Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski üniversitelerindeki profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler.

Sohbet, sonunda işin ve hayatın stresinden şikâyetleşmeye döner. Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına kadar değişik kahve bardakları ile gelir.

Herkes bir bardak secince, profesör şöyle söyler: ‘Fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı. Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında. Emin olun ki, bardağın kendisi kahvenin kalitesine hiç bir şey katmaz. Çoğu zaman, sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar. Hepinizin aslında istediği kahveydi, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız.

Şunu bir düşünün: Hayat kahvedir. İş, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Onlar hayatı tutmak için sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yaşadığımız hayatın kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de.

Bazen sadece bardağa odaklanarak Allah’ın sunduğu kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz. Kahvenizin tadına varın! En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar.

Basit yaşayın.
Cömertçe sevin.
Birbirinize derinden itina gösterin.
Nazik olun,

Gerisini Allah’a bırakın…

Categories: Hikayeler Tags:

Bir Kovan’da Geçen Ömür

June 7th, 2009 Shibumi 2 comments
Bal Arısı

Bal Arısı

Bu yazıda sizinle bir balarısının hayatını, başlangıcından sonuna kadar gün be gün inceleyeceğiz. Ve balarısının sergilediği fevkalade davranışları sırasıyla inceleceğiz.

Rabbin balarısına vahyetti:

“Dağlardan, ağaçlardan, insanların kurduğu kovanlardan kendine evler edin sonra mahsullerin hepsinden ye de, Rabbinin sana müseyyer kıldığı yollara çık.” Onların karınlarından çeşitli renklerde bir şerbet çıkarki, onda insanlar için şifa bulunur. Elbette bunda düşünen bir topluluk için bir ibret vardır. (Nahl Sûresi, 68-69)

Bahar ve yaz mevsimlerinde hayata gözünü açan bir balarısı, bu dünyada ancak altı hafta kadar süren bir ömür geçirir. Bu ömrün ise her günü kesin bir planla tayin edilmiştir. Gözünü ilk açtığı andan itibaren, sırasıyla ve süresiyle hangi görevde bulunacağı bellidir. Balarısı toplumun o harikularde organizasyonunu bir kat daha hayret perdesini saran, işte bu özelliğidir.

Yoğun bir mevsimde hergün 1500-2000 balarısı dünyaya gelir; hergün buna uygun sayıda balarısı bir görevden bir diğerine geçer; bir o kadarıda hayata veda eder. Normal olarak, kovanın temizliği, bakım, hemşirelik , bal üretimi, balmumu üretimi, petek yapımı, kovan tamiri, nektar veya polen toplama, yeni kaynaklar araştırma, yeni pazarlara yahut kovanın geleceğiyle ilgili kararlar alma gibi pekçok çeşitli hizmetlerin herbirinde, herbir balarısı tek tek bulunur. Üstelik bütüt bu görev değişiklikleri ve “terfiler” birkaç kafta içerisinde cereyan eder.

Bir balarısının ne anlam ifade ettiğini çözebilmek için, üç şeyi bir arada incelemek gerekir:

1- Balarısının kendisini ve yaşayışı
2- Balarısının toplum düzeni ve işleyişi
3- Balarısı ile dünya

Bu minik çalışkan varlıkların NE yaptıklarınıdan başka, NASIL yaptıklarına baktığımız zaman, birbirleriyle olan o son derece sıkı, yakın, candan sevgi ve saygı dolu ilişkilerle karşılaşırız. Bir kovanda her an binlerce arı kendilerini helâk edercesine binlerce kardeşinin yardımına koşmakta, bir böceğe kolay kolay yakıştıramayacağımız kadar büyük bir şefkatle onu besleyip büyütmektedir. Üretimin her aşamasındaki benzersiz yardımlaşma, karar aşamasında birbirinin buluşlarına değer verme gibi üstün özellikler de, bes belli, bir arının hayat biçiminde bizim gözümüze bir numune olarak serilmek istenen şeyler arasındadır.

Onun tarlalarda çiçek çiçek dolaşıp topladıklarını bize bal olarak sunuşu gibi, bu minik şefkat ve muhabbet makinesinden böyle bir ibret çıkarmak da insana yakışan şey olsa gerek…

Şimdi bir balarısının hayatına biraz göz atalım ve bu mükemmel bir şekilde donatılarak yaratılan varlığın akıl almaz bir şekilde doldurduğu hayatını inceleyelim.

Read more…

Categories: Hikayeler Tags: , , , , ,

Ziyan mala gelsin de cana gelmesin diyemeyince…

June 4th, 2009 Shibumi No comments

Efendim, kurtların kuşların dilinden anlayan Süleyman aleyhisselama gelen bir meraklı adam yalvarır:

- Ne olur ey Allah’ın Nebisi, bana hayvanların dilini öğret de ne konuştuklarını ben de anlayayım.

Süleyman aleyhisselam, olmaz, der. Sen onların konuştuklarını anlarsan sabredemez, başına bir iş açarsın!.

Ne var ki adam ısrar eder. Süleyman aleyhisselam da ısrarcı adama hayvanların dilini öğretir. Bundan sonra evinin avlusunda oturan adam çöplükteki köpekle horozun konuşmalarını dinlemeye başlar. Bir ara garip sesler çıkaran köpekten şu sözleri duyar: – Horoz kardeş, sen arpayla buğdayla da karnını doyurabilirsin. Biraz ötedeki taneleri yesen de ekmek kırıntılarını bana bıraksan olmaz mı, benim karnım çok aç. Horoz şu cevabı verir: – Sabret köpek kardeş, yarın buraya ağanın ölen eşeğini getirip bırakacaklar, bolca et yer, karnını iyice doyurursun.

Bunu duyan ağa hemen koşar ahırdaki eşeği alıp doğruca pazara götürür. Yoksul bir adama satıp parasını cebine koyduktan sonra söylenerek döner: – İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa eşek elimde ölecekti. Ertesi gün yine kulak kabartır çöplükteki seslere. Köpek sitem etmektedir horoza: – Hani ağanın eşeği ölecekti de ben de bolca et yiyecektim ya? Horoz cevap verir:

- Ağa açıkgözlük edip eşeği sattı. Ama üzülme, bu sefer ağanın atı ölecek. Buraya getirip bırakacaklar, bolca et yer, karnını iyice doyurursun.

Ağa yine hızla kalkar, ahıra gidip atı alarak pazara götürüp hemen satar. Dönerken de yine söylenir:

- İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa at da elimde ölecekti. Bakalım şimdi neyi konuşacaklar diye merakla beklemeye başlar.

Bu sefer köpek daha yüksek sesle sitem ediyor: – Horoz kardeş, beni yine aldattın. Hani ağanın atı ölecekti ya?

- Ağanın atı, sattığı zavallının elinde öldü. Ama üzülme der, bu sefer daha büyük bir ziyafete konacağız hep birlikte. Köpek inanmaz:

- Hadi hadi beni yine aldatıyorsun. Horoz kesin cevap verir:

- Hayır, aldatma falan yok, durum ciddi. Çünkü der, malına gelen ziyana razı olmayan ağanın bu sefer ziyan canına gelecek, razı olmadığı malı yerine kendisi ölecek, bela bu defa kendi canına gelecek. Arkasından yemekler yapılıp etler pişirilecek, artanı da bizlere dökülecek, ye yiyebildiğin kadar.

Ağa bunu duyunca şaşırır, sağa sola koşuşturmaya başlar, yok mu beni kurtaracak biri, diye söylenir. Derken gece hastalanan ağa sabaha çıkmaz, ölür.

Arkasından yapılan yemek, pişirilen etlerden artanlar çöplüğe dökülür, uzun zaman hayvanlar ziyafete konmuş olurlar. Bu sırada horoz söylenir:

- Keşke insanlar, gelecek ziyan malıma gelsin, cana değil diyebilselerdi, bunda da bir hayır vardır, diyerek mala gelen musibete razı olup sabırla karşılasalardı. Ne yazık ki bazıları bunu diyemiyorlar. Mallarına gelen musibete razı olmuyor, sanki canlarına davetiye çıkarıyorlar. Sonra da derin pişmanlıklar duyuyorlar ama pek faydası olmuyor.

Categories: Hikayeler Tags: ,